28 Nisan 2009 Salı

Yoruldum




ayaklarımı ıslatırken
mavi bir serinlikte
vücudumu ürperten
serin bir ege rüzgarında
duruldum...

bir akşam esintisi
aldı benden aklımı
yakamozlar yıkarken ruhumu
artık öyle bir diyardayım ki
ne acı var bana, ne keder, ne nefret
ne de sevinç, mutluluk, heyecan
yalnızca dingin masmavi bir huzur...

ağzım dilim lal ama
eski bir ege türküsü söylerim kalbimle
binbir dilde...

5 Nisan 2009 Pazar

Yağmur'a

Onca yılın sarhoşluğu üstüne bir gün ansızın sana çarptığımda ne olduğunu anlamamıştım. Kendimi kurgularımla örülü bir yaşama mahkum ettiğimden beri, pek de önemi yoktu hiçbir şeyin. Önemli olan anlık mutluluklardı herkesin bildiği, eşsiz bir gün batımının hazzı, güzel bir şarabın tadı, hüznün sarhoşluğu ve en önemlisi yalnızlığımın kulağıma fısıldadıkları ve uzun geceler ve saire. Herkesin bildiği şeyler işte.

Ama o sert rüzgarların esip herkesi içeri kaçırdığı Ege akşamında -sanki bize bırakılmış bomboş kumsalda, çiseleyen yağmurla birlikte- karşıma çıkıverdiğin ilk anda her şeyin değişeceğini sezmiştim. Baştaki ürkekliğimin sebebi işte buydu. Fakat fazla uzun sürmedi bir bir kabuklarımı kırman küçücük ellerinin büyülü dokunuşlarıyla ve yıkayıp arındırman ruhumu baştan ayağa. Bir yanım ağırdan almamı, yine sonunun aynı olacağını söylerken kalbim çoktan etrafında dönmeye başlamıştı bile. Sen Yağmur'dun ve senden kaçış yoktu anlamıştım, usulca, ağır ağır ama karşı konulmazlığını her an hissettirerek sızdın tüm yaralarıma, hücrelerime. Senin sağanağında geçti koca bir yıl, seninle sırılsıklam oldu ruhum.

Kurgular ve alışkanlıklar kaybolurken bir bir ve senin sesin, kokun gözlerin ve -en çok da- dinginliğin kaplarken her şeyi, ben de kendimi bırakıverdim. Hemen ardından sen de bırakıverdin beni, o ilk kez karşılaştığımız sahil kasabasında, bir sabah yatağın üstünde bulduğum kısacık bir notla: "Bizim için gitmem lazım. Seni her şeyden çok seviyorum bunu unutma!". Aklım bunun soğuk bir şaka olduğunu, beni seyrettiğin kapı eşiğinden gelip bana sarılacağına inandırıyordu beni, ama kağıdı elime aldığım anda mideme yediğim o yumruk öyle söylemiyordu. İşte o yumrukla yığıldım yere. O ana kadar bir kere bile beni kırmamış olduğunu, bir kere bile canımı acıtmamış olduğunu hatırladım yerdeyken, ama zordu bu darbeyle yere yığılmışken nefes almak. Orada öyle kaç gün yattım hala bilmiyorum, beni merak edip, yüzlerce kilometre uzaktan gelerek bulan eski dostum olmasaydı oradan kalkabilir miydim bilmiyorum...

Bunları neden yazıyorum bilmiyorum. Sanırım evirip çevirip anlamaya çalışıyorum yaşadıklarımı, ama en ufak bir şansım yok biliyorum. Sen daha konuşmadan, bir bakışınla içindekileri anlayan ben şimdi en ufak bir anlam veremiyorum yaptıklarına. Seni anlayamamak, sana ulaşamamak nasıl bir ızdırap bilemezsin. Sana bu ızdıraptan başka anlatabilecek neyim kaldı onu da bilemiyorum. Hem hangi dildeki, hangi sözcükler anlatabilir ki, seni sarmalayıp kokunu içime çektiğimde hissettiklerimi, ya da gözlerinle ya da yumuşacık sesinle okşayışını ruhumu? İşte tek yapabildiğim satırlara sığınmak, sayfalarda kaybolmak,

ve ben hala direniyorum
ellerin saçlarımda
beni sözlerinle büyülediğin
o ılık yaz akşamının anısı için

ve isminle mühürlediğin
susuzluktan çatlamış
yüreğim
bitmez bir yağmur duasında...